Kavuşum: Bir üçleme denemesi


I.

Oturduğum yerden karşıdaki kayalara bakıyorum. Bakıyorum da bakıyorum; bu dağlara taşlara bakmalara doyamadım. Çünkü baktığım ve bana geri bakan sadece bir taş parçası değil. Mitopoetik bir coğrafyadayım/algıdayım ve bu alemde her şeyin bir ruhu, bir dili, bir müziği, bir hikayesi var.

"Dağlar ile taşlar ile

Çağırayım Mevlâm seni

Seherlerde kuşlar ile

Çağırayım Mevlâm seni"*

Kaderin coğrafyasında kim kimi çağırıyor belli değil; çağıran ve çağrılanın sınırları iç içe geçiyor ama çağrı baki, ısrarcı, batıni. O çağrının peşinde bakıyorum, dokunuyorum, sesleniyorum, tırmanıyorum, duruyorum, dar ve kadim sokaklarda işaretlerin izini sürüyorum. Özen, dikkat, sabır yazıyorlar haneme, peki diyorum.

1000 yıl önce burada yaşamış insanları düşünüyorum; bu kayanın üstünde benim gibi kim oturdu, ne düşündü, ne hissetti, neye özlem duydu? 14 km'lik bir vadide kayaları oyarak yüzden fazla kilise yaptıran nasıl bir imandı, tutkuydu, ilhamdı, hayretle tefekkür ediyorum. Gözlerimi önümde uzanan vadide gezdirdiğimde anlar gibi oluyorum. İnsanın, geçiciliğe bir çentik atma gayreti içimi buruyor.

Bir Gürcü prensesinin yaptırdığı tapınağın önündeki kayalardan vadiye bakıyorum. Eskiden tapınaklar yaptıran prensesler vardı. Şimdi'nin tek düzeliğine, yaşadığımız zamanların mitopoetik imajinasyondan yoksunluğuna hayıflanıyorum. Bir gün dişi bilgeliğin beden bulacağı bir tapınak yaptırmayı hayal etmeye cüret ediyorum kısa bir süreliğine. Bir prenses değilim ama hayal gücüm fena sayılmaz. Hayal ettikçe ellerim kaşınıyor, içim gıdıklanıyor, yaratmak istiyorum. Büyük gizemin ellerinde yaratmanın dayanılmaz hazzının tadını anımsıyorum.

Aynı zamanda biliyorum ki: Madde aleminde yarattığımız her şey geçici. Fiziksel formu olan her şey o formu bir gün kaybedecek; başka bir şeye besin, yapı taşı olacak. (Plastikler olmuyor galiba, ne yazık) Geçici bir madde aleminde "mana"ya muhtacız. Bunun yanına "hayret"i de koy, al sana "Aşk" ve bilinmezle olabilme cesareti. Mana dediğim şey havada asılı durmuyor; ancak bir şairin dikkatiyle, bir Aşık'ın hayretiyle, bir çocuğun merakıyla, bir arının adanmışlığıyla, göçebe bir kuşun sezgiselliğiyle yaşarsak manayı yaratırız belki...

"Yolcu, yol yoktur,

yol yürüyerek yapılır”**

II.

Hiç tanımadığı bir şehrin eğricik büğrücük sokaklarında eteklerini savurtarak yürüyen o kadın çok CAN'lı hissediyor. Az sonra ilk kez göreceği Ganj nehrinin karşısında soluğu kesilecek, kalp atışları hızlanacak, adımları yavaşlayacak...

"Yolcu, yol yoktur,

yol yürüyerek yapılır"

Bilmediğini bilmek, bildiklerini unutmak ve unuttuklarını hatırlamak, yani "ben kimim"i araştırmak için en güzel yol "yolda" olmak. Başlarda bu, beni boğduğunu (boğacağını) hissettiğim hakim kültürün dayattığı tekdüzeliğe bir tepki/tekme gibiydi; özgürlük ve özgünlük arayışının ilk acemi kanat çırpışları. Sonraları bunun, insan formuna bürünmüş bu ruhun "ilahi komedya" içerisindeki yerini yurdunu bulma girişimi olduğunu anladım.

Erginle(n)me ritüellerinin olmadığı, travmaların (örneğin ne pahasına olursa olsun maddi güç sahibi olmak) yüceltildiği toksik bir kültürde ruhu bedenlemek ve yaşam ağındaki biricik yerimizi tespit etmek ve özgün kaderimizi yaşamak hiç kolay değil.

En öncelikli işimiz bu olmalı, hava, su, toprak kadar muhtacız buna: büyük gizemin nefesini üflediği "insan ruhu"nun canlılığının muhafaza edilmesi, insana bahşedilmiş dehanın parlamasının teşvik edilmesi, içimizde yeryüzünün döngülerini - suyun hareketini, tohumun bilgeliğini, fırtınanın gücünü, toprağın bereketini, miselyumun iyileştiriciliğini - sezgisel olarak bilen hafızanın aktivasyonu.

Bunlara kafa yormalıyız.

Zira her şey geçici, her şey bitecek.

Maddeleri, varlıkları canlı kılan ruh hariç.

Hiçbir dünyevi başarı, ruhunun canlılığını ve özgünlüğünü yaşan bir insanınkiyle boy ölçüşemez. Havayı, toprağı, ormanı, suyu gözettiğimiz kadar insan ruhunu da gözetmemiz elzem. Çünkü o yaşamdaki koordinatlarımızı ve büyük gizemin bize bahşettiği özel armağanları taşıyor.

III.

“Planlayabileceğin yaşaman için çok küçüktür”***

diyen şair bizi tüm bu bilinmezlik ve geçicilik denizinde neyin önemli olduğunu hatırlamaya davet ediyor: Ya bildiklerimizin, öğrendiklerimizin ve görmeye koşullandığımızın ötesinde başka bir dünya varsa? Zamanın ruhuyla yoğrulmuş ve olduğumuzu sandığımız her şeyin ötesinde, sabırla bekleyen o “zamansız ve mekânsız, doğmayan ve ölmeyen, kadim mevcudiyet” kim?

Onu görmek, duymak, bilmek, bedenlemek nasıl olurdu?

Hem bu madde aleminde ve bu bedende devinen,

nar çekirdeği ve karınca yemiyle uğraşan bir fâni,

hem de tüm alemlerin sihrini ve dehasını barındıran

bir tanrı parçacığı,

hem de bu ikisinin kavuşumu olamaz mıyız?

Pek çoğumuz ilkini yaşamakta kayıp,

bir kısmımız ilkini reddedip ikincisine tutunmakta,

ama ya insanın nasibi bu ikisinin kavuşumundaysa?

Ya insan olmak birini seçip diğerini reddetmektense bu ikisini, bu paradoksu evlendirmekse?

O kavuşuma daha çok gitmeliyiz, tek başına ve beraberce.

O kavuşumda daha çok buluşmalıyız, kendimizle ve birbirimizle.

O kavuşumdan dinlemeli, seslenmeli, yaratmalıyız ki insan yeryüzündeki kaderini, rolünü, potansiyelini gerçekleştirebilsin; ki yeryüzünde cennet tezahür edebilsin.

O kavuşuma, o eşiğe giden yolda bir sürü destek ve rehber var:

Şiir var, hikâye var, çember var, müzik var, dans var, ritüel var ama en önemlisi yeryüzünün kendisi var. Ruhu dinlemenin, dünyanın ruhuyla muhabbette olmanın binbir yolu var, yeter ki istesin insan, niyet etsin, gönül gözünü, can kulaklarını açsın.

Muhabbet baki, gerisi afaki.

“O hâlde neyin gerçekten önemli olduğuna odaklanayım

ki benim işimdir bu:

çoğunlukla kıpırtısız durmak ve hayret etmeyi öğrenmek.”****

Filiz Telek filizatbaraka@gmail.com

* Yunus Emre

** Antonio Machado

*** David Whyte

**** Mary Oliver

Kapak Fotoğrafı: Filiz Telek